Her insanın ve her işin bir değer ölçüsü vardır. Bu değer ölçüsü günlerce, aylarca, yıllarca gelen deneme-yanılma yolu ile anlam bulmuştur. Altın kıymetlidir. Neden? Doğada az bulunduğu, çıkarılmasının ve işlenmesinin zor olduğu için. Altın kıymetlidir. Çünkü fiziki yapısı ve özgül ağırlığı ile farklı bir değerde olduğu için. Peki, yaşamsal deneyimlerin değerini nasıl, ne ile ölçebiliriz?

Bir seyyah dolaştıkça duygu dünyasında anılar biriktirir. Gezdiği gördüğü yerlere göre bulunduğu coğrafyayı ya da bir kültür anıtını, yaşama bakış açısı nezdinde konumlandırır. Objektif olarak baktığı bir yere, tanıdıktan itibaren objektif bakamaz. İlk gördüğü dağ, konak ya da arkeolojik anıt onun için bir değer yargının mihenk taşını oluşturur. Artık yeni gördüğü yerlere, türlerine göre ilk konumlandırdığı değer yargısından bakar.

12 Mart günü yapmış olduğum Mersin seyahatim boyunca bunları düşündüm. İlk gördüğüm ve gönlümün ev kültürü olarak birinci sıraya konumlandırdığım Safranbolu evlerinden baktım tüm konaklara, evlere. Bu Prag’ta böyle oldu, Beypazarı’nda da. İçel Sanat Kulübü’nün bulunduğu sokağa ilk girdiğimde; sokak ve kulüp binasını Safranbolu’ya benzettim. Yani ev kültürü olarak değer verdiğim en önemli yer ile eşit gördüm. İlk kez tanışma şerefine eriştiğim Semihi Vural’ı da, saygı duyduğum çok ünlü bir mimar ve şair ile konumlandırdım.

İşi, gezmek olan biri olarak, her gittiğim yerlerde yerel rehberlerin tavsiyelerine uyarak dağlara çıkıyorum. Benim ilk tanıdığım dağ Kaçkarlar olduğu için tüm dağlara Kaçkarların bendeki anlamı ölçüsünden bakabiliyorum. Ve tabi ki pek çok dağı bu açıdan, gönlümde hiçbir bir yere koyamıyorum. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Çünkü Kaçkarlar benim ‘çocukluk anılarımın başkenti’ konumunda. Bu dağlar; çiçek çeşitliliği, yerel insanın yapısı, bulut denizleri, dereleri ile eşsiz.

Ama Toroslar’da benim için başka bir değer oldu. Toroslar’ı tanıdıkça, Kaçkarlardan çok ayrı hatta apayrı bir değer oluverdi duygu dünyam için. Yalçın kayalıkları ve bu sert kayalar arasından patlayan suları ile bir değer. Derin kanyonları, arkeolojik alanları ile bir değer. Koskoca sıra dağların her yanını hikâyeler ile dolduran Yörüklerin, onurlu ruhları ile bir değer.

Ruhumu ve bedenimi ısıtan bir güneş, mis gibi portakal ve deniz kokusu eşliğinde, Mersin’de Toroslar’a bakarken bunlar geldi aklıma. Ruhumu bıraktım ılık rüzgâra ve dost Akdeniz güneşine.

İçel Sanat Kulübü ile ilgili, bilinçaltımda; kent, kentliler ve sanat kaldı. Her şey olması gerektiği seviyesinde bir topluluk, içinde abartı olmayan içtenlik buldum. Birde Mersin’de bu kadar çok konağın olduğunu hiç bilmiyordum. Kent olgusundan çıkmış bir kentte, daha önce var olan kent kültürünün izleri her köşe başında ara ara görmenin heyecanı ile bir Safranbolu Beyefendisi, sevgili büyüğüm Aytekin Kuş’un bir sözü geldi aklıma: “Safranbolu’da son evi görmeden, bu ev en iyisi diyemezsin.”

Yaşadığım kente dönerken yeni bir değer yargısı da kazanmış oldum. Çünkü Mersin’de enerji var. Mersin’de samimiyet ve dostluk buldum. Onur duydum.