Yükleniyor...
Prof.Dr.  Alaeddin Bobat

Prof.Dr. Alaeddin Bobat

bizimdarica@gmail.com

Yavaş ve Sessiz Olur Akarsuların Ölümü-VII

02 Mayıs 2011 Pazartesi Saat 19:24

Bir gün, bir konu, altı konuk

 

Gökyüzü ağlamazsa,
Yeryüzü gülmez…

Bildiğiniz gibi, HES’lerle ilgili en çok mücadele eden, en çok ses çıkaran ve en çok yasal yollara başvurup genelde yürütmeyi durdurma ya da iptal kararı çıkartan bölge Doğu Karadeniz. Bunun bir nedeni Karadeniz halkının akarsularla iç içe geçmiş bir yaşam sürmesi, bir diğer nedeni de yine Karadeniz halkının mücadeleci kimliği ve kişiliğidir. Karadeniz’in hırçın dalgaları, havasının değişkenliği, yeşilin her tonunun uyum içinde olması Karadeniz insanını biçimlendirmiştir bir bakıma.

Bunun yanında, ülkemizin en çok akarsuya sahip olan bölgesidir Karadeniz. Çoruh nehri ve birkaç yüksek debili akarsu dışında, irili-ufaklı yüzlerce dere kavisler çizerek buluşur Karadeniz’le. Akarsuların taşıdığı besleyici mineral maddeler ile Karadeniz hayat bulmakta, zengin yeraltı ve yerüstü suları sayesinde, verimli toprak az olmasına karşın, Karadeniz halkı tarım ile uğraşabilmekte; yağmur ve akarsuların beslediği zengin bitki örtüsü sayesinde de hayvancılık yapabilmektedir. İşte şimdi bu akarsulara gem vurulmak istenmektedir. Ayrıca, en çok göç veren bölge olmasına karşın, gurbetteki Karadenizlilerin memleketleriyle az ya da çok ilişkisi de bulunmaktadır.

Bir gün

İstanbul’da yaşayan Karadenizliler de bölgelerine yapılan HES’lerle ilgili bilgilendirme ve bilinçlendirme sağlamak amacıyla 6 Mart 2011 tarihinde Görele Derelerini Koruma Birliği aracılığıyla İstanbul’da bir panel düzenlediler. Panel İnanca Köy Derneği lokalinde yapıldı. İstanbul’un soğuk ve rutubetli bir Pazar gününde, insanların sıcak yuvalarından kalkarak paneli izlemeye gelmeleri gerçekten anlamlıydı. Yaklaşık 100 kişilik bir kitleyle birlikte, önce “Anadolu’nun İsyanı” belgeseli izlendi. Aslında bu belgeselden sonra konuşmak, yalnızca bazı gerçekleri bir kez daha vurgulamaktan öteye gitmeyecekti.

Bir konu, altı konuk

Günün konusu “HES Gerçeği” olarak belirlenmişti. Panele “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” platformundan Safiye Yüksek Öcal, Sakarya Üniversitesi öğretim üyelerinden Fehmi Çalık, Orman Mühendisi Hasan Kamiloğlu, Derelerin Kardeşliği Platformundan Şehir Planlamacısı Özgür Deniz, İstanbul Barosu avukatlarından Alp Tekin Ocak panelist olarak katıldılar. Ayrıca, ben de konuk olarak yerimi aldım.

HES Gerçeği

Belgesel filmden sonra, Anadolu’yu Vermeyeceğiz platformundan Safiye Yüksek Öcal, panel masası üzerinde 5 dakikada hazırlanan bir “Sis Dağı ” maketi üzerinde, derelerin nasıl denize ulaştığını, denize ulaşırken sanıldığının aksine boş yere akmadığını, içinde bulunan onlarca besleyici  mineraller sayesinde toprağı nasıl verimli duruma getirdiğini, oluşturduğu deltalarda doğaya ve insana nasıl katkı sağladığını ve deniz canlıları için akarsuların ne kadar önemli olduğunu kısa ve öz olarak anlattı. Maket üzerindeki canlı anlatım herkesin dikkatini çekmiş ve katılımcılar daha da ilgili duruma gelmişlerdi.

Paneli Orman Mühendisi Hasan Kamiloğlu yönetti. Diğer panelistler de HES konusunda kendi uzmanlık alanları ile ilgili bildiklerini anlattılar.

Orman Mühendisi Hasan Kamiloğlu, HES’lerin anlatıldığının aksine oldukça fazla zararı olduğunu, toprak-su ve havanın insanlar için olmazsa olmazlar arasında yer aldığını, akarsular üzerinde kurulacak küçük HES sayısının her gün artarak değiştiğini, kimsenin kara kaşı - kara gözü için ya da topluma fayda sağlamak için HES kurmadığını vurguladı. HES yapım için bankaların oldukça cazip koşullarda krediler verdiğini,  devletin ise 49 yıllığına su kullanım hakkı sağladığını ve üstelik üretilecek elektrik için yine devlet tarafından “alım garantisi” verildiğini söyledi.

Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Fehmi Çalık, Doğu Karadeniz dağları ve sularının HES’e seçenek oluşturacak pek çok  projeye ev sahipliği yapabileceğini, bunlar arasında eko-turizm, dağcılık, kar ve çim kayağı ile yüzme sporunun önemli bir işlev üstlenebileceğini, HES’lerin süslü bir paket olarak yansıtıldığını, ancak paketin içinden hiç de hoş olmayan şeyler çıktığını söyledi.

Şehir planlamacısı Özgür Temiz, Doğu Karadeniz Bölge ve havza planlarının bütüncül ve ekolojik gerekler göz önüne alınarak yapılması gerektiğini, HES konusunda türlü oyunlar sergilendiğini, son zamanlarda özellikle madencilerin HES yapımına merak sardıklarını(!) ve bundaki asıl amacın,  üzerinde bitki örtüsü ve hayvan varlığı olmayan maden sahaları yaratarak maden işlerinde dikensiz gül bahçesi yaratılmak istendiğini anlattı.

Avukat Alp Tekin Ocak ise, HES’lere karşı hukuksal mücadelenin ayrıntılarına değindi. HES’lere karşı farklı davalar açılabileceğini, davaların ÇED raporlarına karşı açılabileceği gibi üretim lisansının iptali için de başvurulabileceğini, ihalelerin her aşamasına karşı hukuksal anlamda mücadele verilebileceğini, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın HES’lerin yenilenebilir ve temiz enerji kaynağı olduğuna ve can suyunun mutlaka bırakıldığına ilişkin açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını, son zamanlarda davaların açılması için yatırılması gereken dava ücretleri ile bilirkişi heyeti için istenen ücretlerin oldukça yükseltildiğini, bununla ancak birlik içinde olunarak başa çıkılabilineceğini, mahkemelerin artık eskisi gibi tek bir bilirkişi heyeti  yerine, farklı konularda ayrı uzman heyetleri görevlendirdiğini, 3-4 farklı bilirkişi raporu hazırlatıldığını, bu durumun ise gelir düzeyi yüksek olmayan yöre halkı için ek bir külfet getirdiğini anlattı.

O sırada, panelde katılımcı olarak bulunan ve sonradan öğretmen olduğunu anladığımız Ayvaz Işık, kendi yöresinde HES’lere karşı verdiği mücadeleyi ve yaşadıklarından çıkardığı dersleri örnekleriyle anlattı. HES mücadelesinde kadınların öncülük ettiğini, hukuksal mücadelede oldukça yıpratıcı süreçler yaşanmasına karşın yine de pek çok HES kararını durdurabildiklerini, devletin ise valisi, kaymakamı ve diğer bürokratları ile olayın tarafı gibi davrandıklarını, aş ve iş sözü ile yöre halkının aklını çelmeye çalıştıklarını, ancak bunun yalnızca bir aldatmaca olduğunu söyledi.

Meraklı bir kitle karşısında fazla konuşmak sıkıcı olabilir düşüncesi ile panelin en kısa konuşmasını yaptım. Suyun antik çağdan bu yana kutsal olduğunu, antik çağ filozoflarının hava, su, toprak ve ateşi dört kutsal varlık olarak kabul ettiklerini, suyun şarkılara ve şiirlere konu edilerek insanların günlük yaşamlarında yer ettiğini, HES’lerin faydaları yanında görünür görünmez tüm  canlılar üzerinde etkileri olduğunu, bu etkilerden bazılarının geri dönüşü olmayan zararlara neden olduğunu, yakın bir gelecekte, HES’ler nedeniyle de göçler olabileceğini, bütünsel planlama yapmadan ve yeterli veri toplamadan doğaya ve doğal varlıklara karşı yapılan her türlü müdahalenin sorun yaratabileceğini anlatmaya çalıştım. Akarsu yataklarındaki azalma ile suyun öncelikle sıcaklığının yükseleceğini, sıcaklık yükselmesinin çözünmüş oksijeni azaltacağını, bunun ise sucul ortamdaki balıklardan planktona kadar tüm canlıları olumsuz etkileyeceğini vurguladım.

Sonuç yerine

Panelin sonuç bildirgesini bir sonraki yazıya bırakarak, sevgiyi su ile bütünleştiren, suyun sevgi – sevginin de su ile içselleşmesini lirik bir anlatımla dile getiren Nazım’ın mısralarını “sonuç yerine”   hep birlikte mırıldanalım:

Seviyorum seni,
Ekmeği tuza banıp yer gibi.
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi…

 

Bu yazı toplam (967) defa okunmuştur
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/bizimdar/public_html/oyla.php on line 3

Yorum Ekle

Makale Yorumları ( 0 )

Bu Makaleye Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?