Yükleniyor...
Bedriye Yıldızeli

Bedriye Yıldızeli

bedriyeyildizeli@gmail.com

Bu hafta köşe ODTÜ’lülerin:Gidemediğin yer senin değildir

02 Ocak 2013 Çarşamba Saat 13:44

ODTÜ'lü bir öğrenci Başbakan Erdoğan'a hitaben kaleme aldığı
mektupta ODTÜ'de yaşananları, ÖDTÜ öğrencilerinin ne istediğini ve ODTÜ'de
yaşananlar hakkında söylenen yalanları anlattı.

ODTÜ'lü bir öğrenci "Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir
Öğrenci" imzasıyla Başbakan Erdoğan'a hitaben yazdığı mektupla Başbakan
Erdoğan'ın açıklamalarına tepki gösterdi. Mektupta kampüste o gün yaşananlar
anlatılırken, mektubu kaleme alan öğrenci ODTÜ'ye ilişkin söylenen yalanlara da
kendi görgü tanıklığıyla cevap verdi.

Bizde bu hafta ki köşemizi ODTÜ'lü öğrencinin Başbakan Erdoğan'a hitaben yazdığı mektuba
ayırıyoruz:

Başbakan;

Bu tür mektuplar genelde "Sayın" hitabıyla başlar, "Saygılarımla" veya "En iyi
dileklerimle" gibi sözcüklerle biter. O kadar öfkeli ve o kadar haklıyım ki,
bugün bunu milyon kere yapmayacağım.

"Memleketbunlara kaldıysa bitmiş", "Derslere girmezlerse girmesinler, bunların
yetiştireceği öğrenciler de ancak bu kadar olur" dediğiniz hocalardan ders alan
bir ODTÜ öğrencisiyim. ODTÜ öğrencisi olmaya özel bir sıfat, bambaşka bir anlam
yükleyecek değilim. Ama röportajınızı izledikten sonra anladım ki, onur
duyulacak iki madalyayı arkadaşlarımla birlikte şimdiden göğsüme takmışım bile:
üniversiteli ve bilhassa ODTÜ öğrencisi. Şimdi de, o günün başından itibaren
polis saldırısına maruz kalmış birisi olarak, kampüsümde "çıkarttığınız
olayları" özetleyerek anlatacağım.

Polisinizin kullandığı gaz meşhurdur. 31 Mayıs 2011 günü Metin Lokumcu'yu öldüren,
bakanınızın "doğaldır, zararı yoktur", emniyet müdürünüzün "gerektiği kadar
alındı, gerektiği kadar kullanıldı" dediği biber gazıdır. Bu gazdan
korunamazsınız, kaçamazsınız. Sadece etkisini azaltmak için yüzünüze ve
burnunuza atkı sarar, vücudunuzu doğrudan temastan korumaya çalışırsınız. Gazın
gelişinin ardından da limon ve sirke sürer, acınızı dindirmeye çalışırsınız.
Ciğerlerinizden kaynaklı bir rahatsızlığınız varsa, bu gaz ölümcüldür.
Hastalığınız yoksa, bu gaz o hastalıklardan birisini yaratabilecek kadar
tehlikelidir. Özetle, bu bir kimyasal silahtır, faşizmin simgelerinden
birisidir.

18 Aralık günü de kampüsümüze geleceğinizi haber almış, sermayeye peşkeş çektiğiniz
bilimi, Suriye'ye yapacağınız emperyalist müdahaleye karşı barışı ve halkların
kardeşliğini savunmak için TÜBİTAK binası önüne gelmek, burada bir basın
açıklaması yapmak amacıyla toplanmıştık. En temel haklarımızdan birisi olan
protesto hakkımızı kullanıyor, bunun bir aracı olarak ise sloganlar atarak
yürüyorduk. Polisinizin kalkanlarına 100 metre bile yaklaşamamışken, tamamen bir
formaliteden ibaret "dağılın" uyarıları bile yapılmadan atılan gaz bombalarının
5-6 el patlama sesini duyduk. Gaz bulutunun arasından çıkmaya çalışarak,
öksürükler ve nefes daralmaları eşliğinde geriye doğru çekildik. Bu sırada
polisiniz durmaksızın gaz bombası atmaya devam ediyordu(bunlara yine
polisinizin attığı ses bombalarının eşlik ettiğini sonra öğrenecektik). İşte
bunlardan sonrası ise size göre "eşkıyalık" size göre "memleket bitirmek" olan
meşru direnişimizdi. Üzerinde "doğrudan atmayınız, yangın tehlikesi yaratır"
yazılı olduğu halde üzerimize nişanlanarak atılan binlerce gaz bombası kapladı
o gün kampüsümüzü. Polisiniz, arkadaşlarımızı öldüresiye coplayıp,
tekmeledikten sonra "şimdi gözaltı yapmayalım, başımıza bela olurlar" deyip
bıraktılar.

Panzerler okulumuzun ortasına kadar girdi. Tazyikli sudan, damacana taşıma arabasını
kurtarmaya çalışan Fizik kantini çalışanı bile nasibini aldı.

"Çantalarında molotof taşıyorlardı" demişsiniz, başka iftira mı bulamadınız? Keşke daha
inandırıcı bir yalan geliştirseydiniz. Boyalı medyadır bu, sizin söylediğiniz
onlara kanundur ama halk inanmazdı bunlara. İnanmadı da. Biz de duyduğumuzda
kaburgalarımızı tuta tuta güldük. Çok komik olduğundan değil, bir kısmımızın
gördüğü polis şiddetinden, bir kısmımızın ise panzer üstlerine doğru
sürüldüğünde koştuğundan ötürü kaburgaları fazlaca ağrımaktaydı. Hatta bir
kadın arkadaşımız da omzunu tutarak güldü, zira onun da omzunu 18 Aralık günü
gaz fişeği sıyırmış geçmişti.

Bir de, o gün çantamın içinde ne olduğunu yazayım hemen: 0,5 litrelik pet şişe içinde
içme suyu, kütüphaneden aldığım birisi şiir kitabı olmak üzere üç kitap, o
günkü derslerimin notlarının olduğu kağıtlar, kurşunkalemler, bir silgi ve
Kızılay'da bir kitapçıdan aldığım edebiyat dergisi.

Size ekranda bolca söz hakkı verildi, yeri geldi sinirlenmiş, yeri geldi duygulanmış
numarası yaptınız. Ben ise bu satırları, aslında size değil başkalarına, olanca
haklılığım ve samimiyetimle yazıyorum. Sizin söylediklerinizden daha az
bilineceğine ise, neredeyse eminim.

Siz "tutuklayın", "canlarına okuyun" emirleri vermeye devam
ediyorsunuz. Bense bir koltuk üzerinde uyurken, bir kolumla sağımdaki
arkadaşımı korumaya çalışıp, öbür kolumla başımı -gaz bombasının fişeğinden az
da olsa korunmak için- kapatırken, bir patlama sesi dolaşıyor kafamın içinde,
sıçrayarak uyanıyorum hala. Derken bir başka rüyamda, 20 metre ötemde
polisinizin vurduğu Barış'ı görüyorum, bir kaldırımın üzerinde kanlar içinde
yığılmış kalmış. Medyanız o kadar etkili ki, yanı başımda vurulmamış olsaydı,
arkadaşının "Araba bulun", "Ambulans çağırın" bağırışlarına birebir şahit
olmasaydım, sizin istediğiniz gibi "kokmaz bulaşmaz" bir öğrenci olsaydım,
belki de "acaba arkadaşları mı vurdu" deyip, medyanıza inanacaktım. Ama artık
bunun yolu yok, çarpıtmalarınız sökmeyecek.

Kötülemelerinize ve iftiralarınıza maruz kalmaktan onur duydum. Bu demektir ki doğru yoldayım.
Bu demektir ki, seneler sonra çocuklarımın yüzüne baktığımda, onları ta
gözlerinin içinden görebileceğim. "Baba, sen üniversitedeyken ne yaptın?"
sorusuna "Okulumu savundum, arkadaşlarımı savundum. Hocalarıma çamur atmaya
kalktılar, onları da savundum." diyebileceğim. Bunları söylerken gözlerimi
kaçırmayacağım, sesim zerre tereddüt etmeyecek.

Bu direniş, karşılarındaki profesyonelce donanmış bir orduya karşı bedenlerini gaz
bombalarına, panzerlere ve tazyikli sulara siper eden öğrencilerin ODTÜ'de
yazdığı bir destandır. ODTÜ'nün bir üniversite olarak sorumluluğunu, tarihsel
görevini bilip, bir pankart arkasında görevine gitmesidir. Yıllarca da böyle
hatırlanacak.

18 Aralık 2012 günü okulumuza faşizmi yaşattınız. Andımız olsun ki, özgürlüğü de biz
yaşatacağız. Arkadaşlarımızı, hocalarımızı, okullarımızı, mahallelerimizi,
sokaklarımızı, var gücümüzle biz savunacağız. Halka zulmettiğiniz her yerde,
karşınıza biz çıkacağız.

Osmanlı döneminde Sivas Valisi olan Halit Rıfat Paşa "Gidemediğin yer senin değildir."
buyurmuştu.

Sahi, siz hangi memleketten bahsediyordunuz?

İmza:
Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci



 

Bu yazı toplam (558) defa okunmuştur
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/bizimdar/public_html/oyla.php on line 3

Yorum Ekle

Makale Yorumları ( 0 )

Bu Makaleye Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?